Entelektüel aşklar: “4” #ÇizgiHikaye

Entelsel drumlar…
Reklamlar

Neptün Yetkili Oturumu-17

Neptün tarihine kaba hatlarıyla bir göz atıldığında, kitlelerin doğruları algılama hızının,psikolojik nedenlerle öncülerin/düşünenlerin algı hızını en az 50 sene geriden takip ettiği görüldü… Neptün tarihinde, nadiren, bu süre farkını birkaç ay ya da birkaç seneye indirmeyi başaran kahramanlar, kitlelerin alıgısında bugün “neptala” diye nitelendirilen ve aslında kitlelerin doğasında potansiyel bir yetenek olarak hali hazırda bulunan bir sıçrayış yarattı-daha doğrusu bu potansiyeli harekete geçirdi/uyandırdı diyelim- ve kitleleri arkasına almayı başardı… neptün tarihinde olumlu gelişmeler hep bu şekilde yaşanmıştı… Artık bu tip kahramanlar olmadığına göre neptünlü bazı yetkililer, neptalayı tetiklemenin, yani algıda hızlı bir sıçrayış yaratmanın yollarını harıl harıl arıyor ve kara kara düşünüyorlardı… Neptünde sezinlenen oydu ki, kahramanlar devri, devrin doğası gereği kapanmıştı… Neptünün bugününün gerçeği buydu… Neptünlüler bugünün yönteminin, kahraman beklemekte değil bugünün gerçeğine uygun şekilde bambaşka yollarla oluşturulabileceğine kanaat getirmişlerdi o an.

Bir başka grup yetkili de aynı devasa salonun diğer ucunda artık “kahrolası” neptalayı da, neptünlü kitlelerin bıktırıcı psikolojisini de anlamsız hatta absürd bulmaya başlamış, çözümsüzlüğün doğası üzerine nefis bir muhabbet tutturmuşlardı… Öyle ki bu muhabbet baştan sona bir kenara not edilse, binlerce yıllık kült neptün literatüründen bile daha kıymetli bir yazım gelecek nesillere aktarılmış olacaktı.. “Gelecek nesil” tamlaması o salonda anılsa muhabbeti edenlerin muhtemelen küfürlerine maruz kalınabilir ve üstelik egoya olan anti-patilerinden dolayı onlar kendi muhabbetlerine bu derece kıymet verilmesine sinirlenebilirler/kıl olabilirler demek daha doğru belki de evet:) Yüzlerce hatta binlerce yıldır neptala dayandıramadıkları, her türlü iyileştirmeyi bir şekilde tekrar hastalandırmayı başaran neptünlünün doğasının üzerine harika bir geyik… Her ne kadar alaycılıktan ve küstahlıktan da oldukça uzak durmayı içtenlikle benimsemiş olsalar da bu gruptaki geyikçi neptün yetkilileri, başta bahsedilen kara kara ve harıl harıl düşünmeyi sürdürmekte olan yetkililere hafifçe üzülmekten ve yine hafifce onlara dokundurmaktan kendilerini alamıyorlardı.

*fotoğrafta yetkililerin neptala isimli ortalarda dolanan kedisi görülüyor.

20.08.2010

Kmc yani Küçük Mavi Cam

Aşağı doğru düşüyordu bir küçük mavi cam… Kuru bir yaprak olsaydı o, süzülebilir ve bu düşüşten biraz olsun keyif bile alabilirdi. Oysa küçük mavi cam, diğer camlarda olmayan bir farkındalıkla lanetlenmişti. Yani sonunun tuzla buz olmak olacağı bilgisine sahipti ve bu bilgiyle düşüyordu. Esneyemiyordu düşerken, çünkü sonuçta bir camdı ve istese de fazla esnekliği yoktu… Onu imal edenler yani gücü elinde bulunduran insanlar, kaderini çizmişlerdi kısacası…

Mesela diye düşündü küçük mavi cam; bir cam olarak düşmek farklıdır, yaprak olarak düşmek farklı. Belki sorulsa yaprak da kendi durumundan şikayetçi olacaktı… Ama hayır şikayet etmek güçlü olasılıkla yaprakların lugatında yoktu, çünkü onların düşüşü doğaldı… Çünkü onlar ağacın ve toprağın uzantısıydı. Yaprak, toprağa düştüğünde düşüşünün anlamı da tamamen doğanın koruması altındaydı, sorgulanmaktan uzaktı… Tabi eğer şehirdeki bir ağacın yaprağı olup betonun üzerine dökülmek zorunda kalmıyorsa… Şehirdeki yaprakların hikayesi de ayrı bir yazının konusudur.

Cam, biraz da rastlantılarla beslenen insan zekasının ürünü olarak dünyaya gelmişti… İnsan tabi bilemezdi, keşif/icat ettiği şeylerin bu kadar canının yandığını. Hangi uygun şartların oluşması sonucu onu icat eden ya da keşfeden icat edebilecek ya da keşfedebilecek anı yakalayabilmişti? Bunları kimse bütünüyle göremezdi…

Ve şimdi hangi uygun şartların bir araya gelmesi sonucu küçük mavi cam 5. kattaki balkonun camekanında ait olduğu bölümden kopup aşağı düşmeye başlamıştı? Mevsimler boyu tekrar tekrar maruz kaldığı aşırı soğuk ve aşırı sıcak yüzünden mi? Üzerine tüneyen 583. kuşun ağırlığı yüzünden mi? Yoksa ait olduğu küçücük yerin kıymetini bilemeyip oraya yeterince tutunmadığı için mi-bir bakıma şımarıklığından mı- düşüyordu. Bir cam olarak düşmeden önce de bilmeliydi ki camların kendi düşüşleri hakkında yapabilecekleri hiçbir şey yoktu… Bu düşüncelerle birlikte Kmc düşüyordu.

Ama bu nasıl bir belaydı! Yine hangi başıbozuk şartlar bir araya gelmişti de kahrolası bir tür zaman sapması yaşanıyordu? Yani küçük mavi cam bir türlü akibetine ulaşamıyordu, yere doğru yaklaştığı bir noktada tekrar tekrar düşmeye başladığı ilk noktaya dönüyordu… Bu süre zarfında aslında Küçük mavi cam’ın en çok üzüntü duyduğu şey, kendisinden başka hiç bir camın yaşamadığı bu durumları yaşıyor olmanın yalnızlığını içinde hissetmekti. Küçük mavi cam tekrar tekrar aynı noktadan düşüşünü yaşamaya ve doğal akibeti olan fiziksel kırılmaya ulaşamamaya devam etti… Tekrar tekrar düşüyordu… Ama kaderi bir noktada fizik kanunlarının pençesinden onu kapıp kendi pençesine alıyor, adeta oynuyor, dalga geçiyordu… Büyük cam tarafından kendisine fısıldanmış gerçekliği yani her küçük mavi camın akibeti olacağı anlatılmış o büyük şangırtıyı yaşayamamak küçük mavi camı kahrediyordu… İnsanlar zaten kendisini artık göremediklerinden-çünkü küçük m. cam artık görünmez olmuştu-onun düşüşünü de görmüyor dolayısıyla bu konuda bir şey yapmayı da akıl etmiyorlardı. Küçük mavi cam’ın düşünceleri kendisiyle birlikte düşmeye uzun yıllar devam etti. Kendi hammaddesine yani yapısına rağmen, karşı koyup kendisi için yapabileceği birşeyler, yani gözden kaçırdığı bir şeyler var mı diye düşüncelerini o kadar zorladı ve her seferinde düşüncelerinde başladığı noktaya o kadar çok sayıda dönüş yaptığını gördü ki, sonunda ruhu kendisini terketti, hissizleşti. Daha sonra aklını yitirdi… Tekrar tekrar düşmeye devam etti…
Ve onu kimse hatırlamadı

26.08.2010

Uğultu ve Topkafa

Televizyon kapalıyken yaydığı ince bir uğultu var. İliklerime kadar hissederim bu tür düşük frekanslı sesleri.

Salonda koltukta oturuyorum. İki saattir evde yalnızım ve ev ahalisi evden çıktığından beri yerimden kıpırdamadım. Onlar yokken daha da su yüzüne çıkarak, kolumu kanadımı kıran yılgınlığımla başbaşa kaldım… Tıpkı çok büyük arzuları olan insanlar gibi hiçbir şeyi arzulamayan biri olmak da hayatı kolay olmaktan uzaklaştırıyor.

Uğultu bana yerimden kalkmamı ve lastik bir top almak için bakkala gitmemi söylediğinde saat 15.47 idi. Bakkala giderken dükkanın önüne sarı çiçekler eken bir adam ve sonra da benden korkup kaçmaya yeltenen gri bir kedi gördüm.Kediyi tedirgin etmemek için yolun karşısına geçip yürüdüm.. Kırk yılda bir alışveriş yaptığım bakkal bana “nerelerdesiniz, hiç görünmüyorsunuz” diye zor bir soru yöneltince, birkaç sıradan şey gevelemekle kaldım.

Topla birlikte eve döndüm ve koltuğa oturdum…Top kendiliğinden hareket etmeye başladığında şaşırdım diyemem… Neyse ne! Uğultu, top, hareket… Böyle hikayelerin büyüsüne kapılmak yoktu bende.

Topun hareketine edebi, psikolojik veya patalojik bir açıklama getirmeye kalkışacak bir zihni düşündüm ve oracıkta ona siktiri çektim.

Top hareket ettikçe boş gözlerle seyrettim. Sonra top durdu.

Uğultu mutfaktan bir bıçak almamı ve plastik topu kesmemi istedi. Dediğini yaptım… Şimdi kesilmiş bir plastik topum vardı..Mahallede top oynayan çocukların topunu kesen yaşlı ve hırçın insanlar gibi görünüyordum. Kendi kendime güldüm.

Kesik top parçaları önümde, bıçak elimde dikilip durmaktan sıkıldım ve koltuğa oturdum… Kesik parçalar hareketlenip bana doğru geldiler ve ayaklarıma tırmanıp kafama doğru yol aldılar. “Ne şimdi bu? Top kafa mı olduk” diyerek bir kahkaha kopardım… Öööf!

Ne oluyorsa oluyordu… Benim hikayemin top kafalılıkla sonuçlanmasına şaşırmazdım… Büyülü ve esrarengiz güzellikte şeyler benim tarafımda olsalardı zaten bu kadar sefil durumda olmazdım herhalde.

Uğultu dedi ki “bu top iki saat içinde kafana kaynayıp senin bir parçan olacak. Onarıcı işlevi yoktur. Ama bundan sonrasında sana iyi gelmeyen tüm seslerden kurtulacaksın. Sesler ve seni etkileyen diğer herşeyden bahsediyorum… Bunu bir tür “duyarsızlaşma kalkanı” olarak düşünebilirsin. Güle güle kullan ve hoşçakal”.

Soru bile sormama fırsat kalmadan daire kapısı açıldı ve ev arkadaşlarımdan Selvi söylenerek içeri girdi. “sana bir şey gelmiş” diyerek bir zarfı önüme fırlatırken “kapıyı açsan ölür müsün be! Ellerim dolu, iki saattir zili çalıyorum.” diye kızgınlıkla söylenmeye devam etti.

Topkafamla koltuğa tekrar uzandım ve gözlerimi kapattım.

12.05.2010

İstila Öncesi

Balkonlarda, sokaklarda insanlar kah neşeli kah dertli; kah benzer kah farklı olmak zannıyla gururlu… ”Acısıyla tatlısıyla hayat yine de güzeldir” diyerek yaşıyorlardı.

Cüceler, obezler, her biri eşsiz bedenlere sahip ucubeler, haddinden fazla şey görmüş olanlar, ebediyen ruhu ve bedeni köşeye kıstırılmışlar, kanadı kopuk martılar ve daha nice böyle biricik iflah olmazlar; yani biz, aynı odanın karanlığını paylaşarak saat tik taklarını dinlerdik. Her geçen saniye aramıza yenileri katılırdı sessizce. Bizi ayakta tutan tek şey birbirimizi bulabilmiş olmamız ve her tik tak sesiyle daha da yakınlaşan istila vaktini bekliyor olmamızdı. Bizi öldürebilen yegane şey, birbirimize olan ihanetimizdi. İhanet, önce ruhumuzu nakavt ediyor, ardından bedenlerimizi iflasa sürüklüyordu. İhanet sadece ihanete uğrayanı değil, tam merkezinde bir kanser hücresi yetiştirdiğinden habersiz bir metabolizma gibi topluluk halinde hepimizi birden kemiriyordu. Yine de burası, karanlığın tam ortası, ihanete karşı en iyimser olabileceğimiz yerdi. Çünkü burada herkes birbirinin sızısını kendi sızısı gibi hissetmekten kendini alıkoyamazdı. Kimse vicdan denen yalanla kendini sıyıramazdı. Sadece hissederdi. Burada dış dünyanın ihanetini tatmamış olan yoktu. Burada öyle bir telepatik coşkuyla iyi hissederdik ki bazen, tüm dünyanın birkaç yıllık mutluluğu bunun yanında hiç kalırdı. Bu karanlıkta “siz” lere yer yoktu; girişiniz yasaktı. Açıkçası rahattık. Bunu bir çeşit intikam olarak değerlendirerek içinizi rahatlatabileceğinizi biliyorum, ama “sizin gibi düşünebilme antremanı”nı uzun zamandır yapmamış olduğumdan, söylediklerimde tamamen samimi olduğumu bilmenizde fayda vardır. Sizin açınızdan. Yani inanmanız güç olabilir ama sizsiz gayet rahattık. Hem de çok. Bizim için bambaşka şeyler gündemdeydi. Gerçekçi olmak gerekirse, bu düzensiz enerjimizle istila gününü gerçekleştirebilecek kadar dayanabilecek miydik bilemezdik ama hiç yoktan arkamızda resemizle* boyanmış bir dünya zemini bırakacağımıza ve bunun getireceği sonuçlara güveniyorduk. Aksinize yaşımız ilerledikçe ideallerimize daha fazla tutunmuş ve zaman içinde onu gerçekleştirebilme potansiyeline ulaşmıştık. Bunu, hedef olarak görüp çok çalışarak değil, içimizden geldiği gibi yani “severek” yaptık. Bizim ve ardımızdan karanlık odamızın infilakı, dünyada her şeyi içinde eriten nötr bir boşluk enerjisi yaratacak ve böylece milyon yıllık yeni bir yaşam biçimi kendiliğinden başlamak zorunda kalacaktı. Biz fırtına, okyanus, çığ ve volkanlarla aynı dili konuşuyorduk artık. Böbürlenmiyorduk da. Oysa ki tüm yerle bir etme mekanizmalarıyla bir araya gelmiş, geleceğinizde rol oynuyorduk. Hem de tahammül ve tahayyül edebileceğinizden çok daha büyük bir rol.

rese: bir çeşit kan

26.08.2010

Karanlık Seyir

Son bir saat içinde otuz dört tane sigara içmiştim. Artık içmeyi sevmediğim halde… Ağzımdan küfür eksik olmuyor, yürümeye çalışıyorum sokakta. İnsanlar, onbeş yaşımdan beri olduğu gibi bu gece de üzerime üzerime geliyor yolda. Ben yokmuşum gibi geliyorlar, içimden geçip gidecekler gibi. Üzüldüğüm zaman, kontrolüm dışında topuklarımdan sızmaya başlayan mavi sıvı… Artık, bu sızıntının olmadığı günler azınlıkta kalmaya başladı.

Eve geldim. Tek başıma yaşıyorum. Yaşım otuz dokuz. Yüzümün yarısı, on sene önce geçirdiğim kazadan kalan derin izlerle kaplı. Çivili bir sopayla defalarca darbe yemiş gibi görünüyor. Tek gözlüyüm. Önemli değil. Kaza olmadan önce, kırılgan insan vücudunun başına gelebilecek sonsuz çeşitlilikteki felaketler ve felaketlerle yüz yüze gelindiğinde nasıl hayata devam edilebileceği üzerine çok düşünür; günlük hatta anlık yaşamaya, hala sağlamken yapabileceklerimi yapmaya çalışırdım.

Dünyanın bedenen sağlam insanların çevresinde döndüğünü, diğerlerine bu dünyada doğru dürüst yaşam hakkı tanınmadığını düşünür, sağlam halimden, sağlamlardan ve onların dertlerinden tiksinirdim biraz da.

Ayrıca midemin sağ alt tarafı ile sol memem arasında eğik eksenle uzanan patates büyüklüğündeki kistin, her gün tıkır tıkır büyüdüğünü hissedebiliyorum. O benim parçam, tüm çocuklar gibi doğduğu gün ölecek olan çocuğum. O yeterli olgunluğa ulaştığı anda mezarı boylamış olacağız.

Işıkları yakmadan yatak odasına geçtim, büyük yatağa uzandım. Tam seksen iki dakika boyunca öylece yattım. Seksen üçüncü dakikada tek gözümü uyaran bir ışıltı fark ettim…Zavallı tek gözümün akıtabileceği gözyaşı o andaki duygularıma yetişemiyordu . Çünkü, hayatta olmayan anneciğimin holografik sepya görüntüsüyle karşı karşıyaydım. Yatakta her zamanki gibi sırtı bana dönük uzanmıştı. Hayattayken bazen ona sarılır uyurdum. “Kimse beni sevmedi, sevmeyecek anneciğim. Bir tek sen sevdin. Böyleyken insanları sevmek ne kadar saçma, ne kadar yıkıcıymış. Neden bana sevmeyi öğrettin ki” diye düşünür ve içimden ağlardım.

Topuğumdan sızan mavi sıvı, yatağı adeta bir denize çevirdi. Anneciğim, holografik görüntü olmaktan çıkıp yavaş yavaş vücut buluyordu yanımda. Ona sarıldım. Onunla konuşmaya ve sevinç içinde ağlamaya devam ettim. Dalgalar, bir doktorun kararlılığıyla yatağımızı açığa sürüklemeye başladı. Sözcükler, düşünceler, akıl, hisler, kültür;bunlar ve daha bir sürü şey silikleşiyordu…Anladım ki insanların ve insan icadı hiçbir şeyin olmadığı mavi, uçsuz bucaksız bir denizde sonsuz bir seyre çıkmıştık.

12.07.2010