İstila Öncesi

Balkonlarda, sokaklarda insanlar kah neşeli kah dertli; kah benzer kah farklı olmak zannıyla gururlu… ”Acısıyla tatlısıyla hayat yine de güzeldir” diyerek yaşıyorlardı.

Cüceler, obezler, her biri eşsiz bedenlere sahip ucubeler, haddinden fazla şey görmüş olanlar, ebediyen ruhu ve bedeni köşeye kıstırılmışlar, kanadı kopuk martılar ve daha nice böyle biricik iflah olmazlar; yani biz, aynı odanın karanlığını paylaşarak saat tik taklarını dinlerdik. Her geçen saniye aramıza yenileri katılırdı sessizce. Bizi ayakta tutan tek şey birbirimizi bulabilmiş olmamız ve her tik tak sesiyle daha da yakınlaşan istila vaktini bekliyor olmamızdı. Bizi öldürebilen yegane şey, birbirimize olan ihanetimizdi. İhanet, önce ruhumuzu nakavt ediyor, ardından bedenlerimizi iflasa sürüklüyordu. İhanet sadece ihanete uğrayanı değil, tam merkezinde bir kanser hücresi yetiştirdiğinden habersiz bir metabolizma gibi topluluk halinde hepimizi birden kemiriyordu. Yine de burası, karanlığın tam ortası, ihanete karşı en iyimser olabileceğimiz yerdi. Çünkü burada herkes birbirinin sızısını kendi sızısı gibi hissetmekten kendini alıkoyamazdı. Kimse vicdan denen yalanla kendini sıyıramazdı. Sadece hissederdi. Burada dış dünyanın ihanetini tatmamış olan yoktu. Burada öyle bir telepatik coşkuyla iyi hissederdik ki bazen, tüm dünyanın birkaç yıllık mutluluğu bunun yanında hiç kalırdı. Bu karanlıkta “siz” lere yer yoktu; girişiniz yasaktı. Açıkçası rahattık. Bunu bir çeşit intikam olarak değerlendirerek içinizi rahatlatabileceğinizi biliyorum, ama “sizin gibi düşünebilme antremanı”nı uzun zamandır yapmamış olduğumdan, söylediklerimde tamamen samimi olduğumu bilmenizde fayda vardır. Sizin açınızdan. Yani inanmanız güç olabilir ama sizsiz gayet rahattık. Hem de çok. Bizim için bambaşka şeyler gündemdeydi. Gerçekçi olmak gerekirse, bu düzensiz enerjimizle istila gününü gerçekleştirebilecek kadar dayanabilecek miydik bilemezdik ama hiç yoktan arkamızda resemizle* boyanmış bir dünya zemini bırakacağımıza ve bunun getireceği sonuçlara güveniyorduk. Aksinize yaşımız ilerledikçe ideallerimize daha fazla tutunmuş ve zaman içinde onu gerçekleştirebilme potansiyeline ulaşmıştık. Bunu, hedef olarak görüp çok çalışarak değil, içimizden geldiği gibi yani “severek” yaptık. Bizim ve ardımızdan karanlık odamızın infilakı, dünyada her şeyi içinde eriten nötr bir boşluk enerjisi yaratacak ve böylece milyon yıllık yeni bir yaşam biçimi kendiliğinden başlamak zorunda kalacaktı. Biz fırtına, okyanus, çığ ve volkanlarla aynı dili konuşuyorduk artık. Böbürlenmiyorduk da. Oysa ki tüm yerle bir etme mekanizmalarıyla bir araya gelmiş, geleceğinizde rol oynuyorduk. Hem de tahammül ve tahayyül edebileceğinizden çok daha büyük bir rol.

rese: bir çeşit kan

26.08.2010

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s